İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi, son günlerde dolaşıma sokulan ve diplomatik sonuçları olabilecek tehlikeli bir iddiayı net bir şekilde yalanladı. Türkiye'nin, mevcut bölgesel denklemde İran lehine askeri bir müdahalede bulunacağı ya da Lübnan topraklarına gireceği yönündeki söylentilerin hiçbir gerçeklik payı bulunmuyor. Bu hamle, sıradan bir yalanlama operasyonunun çok ötesinde, Ankara'nın dış politika vizyonunun ve kriz yönetim stratejisinin altını çizen kritik bir müdahale olarak okunmalı.

Modern çatışmalar artık sadece füzelerle veya ordularla değil, kitleleri ve karar alıcıları yönlendirmeyi hedefleyen bilgi operasyonlarıyla da yürütülüyor. Ortadoğu gibi fay hatlarının her an kırılabileceği bir coğrafyada, Türkiye gibi askeri ve diplomatik bir devin savaşa sürükleneceği algısını yaratmak masum bir hata olamaz. Bu tür organize dezenformasyon kampanyaları, küresel piyasaları dalgalandırmayı, diplomatik diyalog zeminini zehirlemeyi ve en önemlisi bölgesel kaosu derinleştirmeyi amaçlayan stratejik birer silahtır.

Jeopolitik gerçeklikler göz önüne alındığında, Türkiye'nin İran saflarında bir sıcak çatışmaya dahil olması rasyonel devlet aklıyla bağdaşmıyor. İki ülke köklü tarihi bağlara ve derin ticari ilişkilere sahip komşular olsalar da, Suriye'den Kafkasya'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada rekabet eden stratejik vizyonlara sahipler. Üstelik NATO ittifakının en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye'nin, doğrudan Tahran merkezli bir direniş ekseninin parçası olarak sahaya inmesi, uluslararası sistemin tüm dinamiklerini hiçe sayan tamamen kurgusal bir senaryo.

Lübnan sınırlarına yönelik askeri bir harekat iddiası ise stratejik mantıktan tamamen yoksun bir fanteziden ibaret. Ankara, Gazze krizinin patlak verdiği ilk günden itibaren sivillerin korunması ve savaşın yayılmasının engellenmesi için küresel çapta en yoğun diplomasi trafiğini yürüten başkent konumunda. Türkiye politikasını her zaman insani yardım, uluslararası hukukun işletilmesi ve bölgesel istikrarın sağlanması üzerine inşa etti. Lübnan gibi zaten kendi iç krizleriyle boğuşan ve bölgesel çatışmaların tam merkezinde yer alan bir ülkeye askeri müdahalede bulunmak, Türkiye'nin arabulucu ve dengeleyici kimliğine temelden aykırı bir hamle olur.

Bu asılsız iddiaların ortaya atıldığı zamanlama kesinlikle tesadüf değil. İsrail ile İran arasındaki misilleme sarmalının doruk noktasına ulaştığı, vekil örgütlerin bölge genelinde alarm durumuna geçtiği bu kaotik atmosferde, Türkiye'nin rasyonel ve dengeli tutumu belirli odakları açıkça rahatsız ediyor. Türkiye'yi bu denklemin kavgacı bir tarafı gibi göstermeye çalışmak, esasen Ankara'nın barış inşa edici potansiyeline yönelik psikolojik bir saldırıdır.

Son tahlilde, Ankara'nın kamuoyu ile paylaştığı bu net duruş, sadece bir dijital manipülasyonu etkisiz hale getirmekle kalmıyor. Aynı zamanda Türkiye'nin dış politikasının hissi reflekslerle değil, köklü bir devlet aklıyla yönetildiğini tüm dünyaya ilan ediyor. Ortadoğu bataklığında yeni ve daha kanlı cepheler açmayı hayal edenler, Türkiye'yi kendi karanlık senaryolarının dışında tutmak zorunda olduklarını anlamak mecburiyetinde.