Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ve ardından Kahire’yi kapsayan diplomatik trafiği, basit bir ziyaret programının çok ötesindedir. Bu, Türkiye'nin ideolojik ağırlıklarını hızla terk ederek bölgesel 'Realpolitik' eksenine tam geçişini tescilleyen, stratejik bir hamledir. Ankara, on yılı aşkın süredir süren diplomatik buzları aynı anda iki cephede kırarak, bölgenin yeni güç denklemini yeniden yazıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaretin ana gündemi, Prens Muhammed bin Selman (MBS) liderliğindeki ekonomik normalleşmenin son pürüzlerini gidermekti. Bu ziyaret, Kaşıkçı cinayetinin yol açtığı derin krizin diplomatik olarak tamamen gömüldüğünü teyit ediyor. Artık tek geçerli para birimi jeopolitik çıkar ve ekonomik mecburiyettir.

Türkiye’nin Suudi sermayesine olan ihtiyacı aşikâr. Riyad için ise Ankara’nın bölgesel güvenlik mimarisindeki ağırlığı vazgeçilmez. Bu ziyaret, ikili ekonomik ilişkileri canlandırmanın ötesinde, Gazze krizinin zorladığı bölgesel koordinasyonu güçlendirme adımıdır. Erdoğan ve MBS arasındaki ilişki, kişisel gerilimlerin dahi stratejik ortaklık baskısıyla nasıl hızla buharlaştığını gösteren net bir örnektir.

Ancak asıl jeopolitik deprem, 4 Şubat’ta Mısır’ın başkenti Kahire’de yaşanacak.

Erdoğan’ın, 2013 darbesinden bu yana sert bir ideolojik husumet içinde olduğu General Abdülfettah es-Sisi ile bir araya gelecek olması, Ortadoğu siyasetinde bir dönemin kapandığı anlamına gelir. Bu zirve, ideolojik tercihlerin stratejik zorunluluklara yenildiği en çarpıcı andır.

On bir yıllık keskin ayrılığın ardından gelen bu zirve, Ankara’nın dış politikada 'Müslüman Kardeşler' çizgisini tamamen terk ettiğinin en yüksek sesli ilanıdır. Türkiye, Mısır ile normalleşerek hem Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminde elini güçlendirmeyi hem de Libya’daki nüfuz alanını garantilemeyi hedefliyor.

GokaNews Analizi: Neden Şimdi?

Bu hızlandırılmış normalleşme trafiğinin zamanlaması tesadüf değildir. Bölge, Gazze merkezli büyük bir istikrarsızlık döngüsüne girmiştir. Türkiye, bu kaosta arabuluculuk kapasitesini ve bölgesel liderlik iddialarını sürdürebilmek için, en azından kilit oyuncularla minimum düzeyde dahi olsa işler bir ilişki kurmak zorundadır.

Kahire ve Riyad ile eş zamanlı tam normalleşme, Türkiye’ye bölgesel kriz yönetiminde ve özellikle Gazze’nin geleceği ile ilgili diplomatik masada kilit bir pozisyon kazandırır. Ankara, ABD ve Batı’nın zayıflayan nüfuzu karşısında, yerel güçlerle kurduğu yeni akslarla stratejik boşluğu doldurmayı amaçlıyor.

Sonuç olarak, Erdoğan’ın bu iki başkenti kapsayan hamlesi, Türkiye’nin dış politikasının artık tamamen pragmatizme odaklandığını gösteriyor. İdeoloji bitti, Realpolitik kazandı. Türkiye, bölgesel rekabetten koordinasyona geçiş yaparak, Ortadoğu’nun geleceğindeki pazarlık masasına en güçlü kartlarla oturmanın yolunu açıyor.