İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bölgeye yönelik stratejisi, geleneksel ‘İran’ı çevreleme’ doktrinini çoktan aşmış durumda. Hedef artık nükleer programı durdurmak değil; tehdidin kaynağını, yani rejimin kendisini ortadan kaldırmak. Bu, İsrail’in güvenlik mimarisine dair vizyonunu kökten değiştiren, yüksek riskli bir maximalist taleptir.
BBC’nin Ortadoğu Muhabiri Lucy Williamson gibi önde gelen yorumcuların işaret ettiği gibi, Tel Aviv’in mevcut hamlesi, ABD’yi bu maximalist saldırılara aktif olarak teşvik etme üzerine kurulu. Bu teşvik, sadece diplomatik baskı değil, aynı zamanda gelecekteki bir ABD yönetimine yönelik açık bir beklentidir.
Bu denklemdeki en kritik değişken, ABD siyasetindeki çalkantıdır. Netanyahu’nun hesabı basit: Mevcut ABD yönetiminin İran’la diplomatik kanalları yeniden açma eğilimine karşı, sertlik yanlısı, tek taraflı aksiyonu teşvik edecek bir sonraki Cumhuriyetçi dönemi (özellikle Donald Trump’ı) beklemek.
Bu, bir güvenlik stratejisi olmaktan çok, siyasi bir zaman çizelgesidir. Netanyahu, kendi uzun soluklu siyasi hayatta kalma mücadelesi ile İsrail’in en büyük jeopolitik amacını ABD’deki seçim döngülerine bağlayarak büyük bir risk alıyor.
Analiz: İki Partili Desteği Tehlikeye Atmak
Bu strateji, Tel Aviv’i ABD iç siyasetinin derinliklerine çekmektedir. Bir ABD başkan adayı üzerine böylesine açık bir bahis oynamak, İsrail’in onlarca yıllık iki partili Amerikan desteği geleneğini tehlikeye atıyor.
Netanyahu, maximalist rejim değişikliği hedefine ulaşmak için, Washington’daki ideolojik ayrışmayı bir kaldıraç olarak kullanıyor. GokaNews analizi, bu durumun, ABD Demokrat çevrelerinde İsrail’e yönelik desteği aşındırmaktan başka bir işe yaramayacağını öngörmektedir.
Eğer Trump geri dönmezse veya İran rejimi, bu maximalist baskı karşısında daha da katılaşırsa, Netanyahu’nun eli boş kalır. Bu, sadece diplomatik bir başarısızlık değil, aynı zamanda İsrail’in bölgesel yalnızlaşmasının hızlanması anlamına gelir.
Maximalist saldırılar sadece Tahran’ı değil, tüm bölgeyi istikrarsızlaştırır. Yorumcuların ‘teşvik’ olarak nitelendirdiği bu durum, İsrail’in kısa vadeli taktik kazançlar uğruna uzun vadeli jeopolitik dengeyi feda etmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Rejim değişikliği arayışı, bölgesel vekil güçlerin misilleme riskini dramatik bir şekilde artırır. Bu, potansiyel olarak Lübnan ve Suriye cephelerinde öngörülemez bir tırmanmaya yol açabilir.
Özetle, Ortadoğu’daki en önemli güvenlik dosyasının kaderi, artık Washington’daki seçim döngülerine bağlanmış durumda. Netanyahu, rejim değişikliği arayışında, yalnızca ABD’nin askeri gücüne değil, aynı zamanda Amerikan siyasi kutuplaşmasına da güveniyor. Bu, güvenlik odaklı politikanın yüksek riskli bir ideolojik bahse dönüştüğü andır. Ve bu bahsin bedeli, tüm bölge için çok ağır olabilir.