İktidar partisinin İzmir temsilcisi Eyyüp Kadir İnan ile İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay arasındaki son polemik, yüzeyde basit bir yerel siyaset atışması gibi algılanabilir. Ancak meselenin merkezinde toplumun her kesimini doğrudan ilgilendiren bir halk sağlığı kurumu yer aldığında, tartışmanın yapısal boyutları tamamen değişiyor. İktidar cephesi, yerel yönetimi bu köklü kuruma karşı husumet beslemekle ve dışlamakla itham ederken, belediye tarafı meseleyi bir siyasi tekel ve temsil sorunu olarak çerçevelemeyi tercih ediyor.
Bu derinleşen kriz aslında Türkiye siyasetinde çok uzun zamandır kök salmış kurumsal kutuplaşma hastalığının en net semptomlarından biridir. Sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler, ne yazık ki siyasi rekabetin dışında kalamıyor. İzmir gibi ana muhalefetin sarsılmaz kalesi olarak görülen bir büyükşehirde, merkezi hükümet ile yerel yönetim arasındaki güç mücadelesi artık bütçe onayları veya altyapı projeleri üzerinden değil, sembolik anlamı yüksek kurumların aidiyeti üzerinden yürütülüyor.
Bağımlılıkla mücadele konusu doğası gereği hiçbir siyasi partinin tekelinde olmaması gereken, ideolojiler üstü ve evrensel bir meseledir. Gençleri uyuşturucu, alkol veya teknoloji bağımlılığından korumak, merkezi idare ile yerel idarenin tam bir uyum içinde çalışmasını zorunlu kılar. Fakat İzmir sahasındaki bu son vakada söz konusu hayati mesele, tarafların birbirini yıpratmak, kendi seçmen kitlesini konsolide etmek ve karşı tarafı marjinalleştirmek için kullandığı bir cephaneye dönüştürülmüş durumdadır.
Toplumun ve özellikle kent seçmeninin perspektifinden bakıldığında ortaya çıkan bu tablo son derece umut kırıcıdır. Bölgede yaşayan vatandaşlar, giderek artan sosyal krizlere karşı ortak akılla üretilmiş rasyonel çözümler beklemektedir. Siyasi elitlerin, halk sağlığını ilgilendiren konuları günlük siyasetin ucuz polemik malzemesi haline getirmesi, kurumlara duyulan güveni temelden sarsmaktadır. Halk, kurumların hangi siyasi iradenin etki alanında olduğundan ziyade, o kurumların sokaktaki vatandaşa ne kadar fayda sağladığına odaklanmaktadır.
GokaNews analitik penceresinden değerlendirdiğimizde, bu krizin geçici bir öfke patlaması olmadığını, aksine önümüzdeki yıllarda yaşanacak yerel ve merkezi yönetim çatışmalarının yeni formatını yansıttığını görüyoruz. İktidar, sivil toplum örgütleri üzerinden kurduğu manevi ve sosyal alan ile yerel yönetimleri sıkıştırma stratejisini sürdürecek gibi duruyor. Buna karşılık yerel yönetimler de bu kurumların siyasallaştığı tezi üzerinden kendi alternatif sosyal hizmet ağlarını kurma yoluna gidecektir.
Netice itibarıyla, kurumları birer siyasi kalkan veya saldırı silahı olarak kullanma alışkanlığı acilen terk edilmelidir. Sivil toplumu ve kamu sağlığını siyasi rövanşizmin savaş alanına çevirmek, sadece o anki tartışmaya taraf olan siyasilere değil, bizzat o hizmetlere muhtaç olan savunmasız toplumsal kesimlere onarılmaz zararlar vermektedir. İzmir siyasetinin acilen bu yıkıcı dilden uzaklaşarak, şehrin gerçek sorunlarına odaklanan yapıcı bir rekabet zeminine dönmesi şarttır.