Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz'ın bir iftar programında sarf ettiği, "'Güçlüysem her şeyi yapabilirim' diyen bir zihniyetten değiliz" cümlesi, basit bir temenninin çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu, son on yılda şekillenen ve giderek daha da belirginleşen Türk dış politikasının manifestosudur. Ankara, uluslararası ilişkilerde 'orman kanunu' olarak tabir edilen Realpolitik anlayışına karşı kendi oyun kurallarını dayattığının altını çiziyor.

ANALİZ: Yılmaz'ın hedef aldığı 'zihniyet', belirli bir ülkeyi işaret etmekten ziyade, küresel sistemin mevcut işleyişini tanımlıyor. Büyük güçlerin, uluslararası hukuku ve normları kendi çıkarları doğrultusunda esnettiği veya yok saydığı bir konjonktürde Türkiye, "Hem güçlü olacağız hem de haklı olacağız" diyerek kendine yeni bir kulvar açıyor. Bu söylem, gücün meşruiyetini, ahlaki ve hukuki bir haklılık zeminine oturtma iddiasıdır. Bu, özellikle Batılı olmayan, yükselen güçler için rezonans yaratma potansiyeli taşıyan bir mesaj.

Bu doktrin soyut bir felsefe değil; sahadaki yansımaları oldukça somut. Suriye ve Libya'daki askeri operasyonlardan, Karabağ'daki denge değiştirici rolden Doğu Akdeniz'deki sismik araştırma faaliyetlerine kadar atılan tüm adımlar, bu 'güç ve hakkaniyet' denklemiyle meşrulaştırılıyor. Ankara, eylemlerini ham bir güç gösterisi olarak değil, kendi tezlerine göre bir 'hakkın teslimi' veya 'adaletsizliğin düzeltilmesi' olarak çerçeveliyor. Bu, hem iç kamuoyunu konsolide etme hem de uluslararası alanda diplomatik manevra alanı yaratma işlevi görüyor.

Bu yaklaşımın çift yönlü bir okuması var. Bir yandan Türkiye'yi, küresel adaletsizliklere karşı sesini yükselten ve kendi göbeğini kesen proaktif bir aktör olarak konumlandırıyor. Diğer yandan ise, 'haklılık' kavramının zaman zaman ulusal çıkarlar doğrultusunda yeniden tanımlanması, Ankara'nın müttefikleri ve rakipleri nezdinde öngörülebilirliğini azaltan bir faktör olabiliyor.

Sonuç olarak Yılmaz'ın sözleri, Türkiye'nin artık sadece bölgesel bir güç olmadığını, aynı zamanda kendi normatif çerçevesini ve dünya görüşünü ihraç etme iddiasında olan küresel bir aktör olduğunu teyit ediyor. Önümüzdeki dönem, Ankara'nın bu 'güçlü ve haklı' olma iddiasını, giderek daha da kaotikleşen dünya sahnesinde ne kadar tutarlı bir şekilde sürdürebileceğinin sınavı olacak.