Başkan Trump’ın, İran yönetiminin bir uzlaşı zemini aradığını ve bu nedenle görüşmelerin sürdüğünü iddia etmesi, anlık bir jeopolitik şok dalgası yarattı. Ancak bu ‘müzakerenin’ tanımı hayati önem taşıyor. Söz konusu olan, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun katılacağı resmi, yüz yüze bir diplomatik kanal mıdır, yoksa Umman, İsviçre veya Irak üzerinden yürütülen, krizi yönetmeye yönelik zımni bir arabuluculuk trafiği mi?
GokaNews’un değerlendirmesine göre, Trump'ın bu tür iddiaları dile getirmesi, öncelikle Tahran üzerindeki baskıyı artırmayı ve İran’ın ekonomik boğuşma nedeniyle masaya oturmaya istekli olduğu izlenimini pekiştirmeyi amaçlıyor. Bu, ‘anlaşma sanatı’ retoriğinin temel taşıdır: Rakibinizi kamuoyu önünde zayıf göstererek müzakere pozisyonunuzu güçlendirmek.
İran yönetiminin ‘uzlaşı zemini’ aradığı tespiti ise, Tahran’ın ağır ekonomik yaptırımlar altında ciddi bir daralma yaşadığının diplomatik dildeki karşılığıdır. Yaptırımların petrol ihracatını felç etmesi, rejim içindeki pragmatist kanadı bir çıkış yolu aramaya itiyor. Ancak İran, ABD’nin nükleer anlaşmadan (JCPOA) çekilmesini ve tüm yaptırımların kaldırılmasını önceleyen koşullarda doğrudan masaya oturmayacağını defalarca vurguladı. Uzlaşı zemini aranıyor, evet; fakat Tahran’ın talep ettiği asgari koşullar ile Washington’un ‘önce nükleer programı tamamen bitir’ dayatması arasındaki uçurum hala kapanmış değil.
Bu açıklamanın jeopolitik bağlamından çok, iç siyasi dinamikler açısından okunması gerekiyor. Trump, başkanlık kampanyası sürecinde kendisini kriz çözücü ve ‘anlaşma sanatının’ ustası olarak konumlandırmak zorunda. İran krizinin tırmanması, uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarını ve seçmen güvenini olumsuz etkilemektedir. Müzakere iddiaları, bu krizin kontrol altında olduğu algısını yaratır ve Trump'a ‘ben hem sertim hem de uzlaşmacıyım’ imajını verir.
Eğer bu açıklama gerçek bir diplomatik sürecin öncüsü değil, sadece siyasi bir blöf ise, sonuçları ağır olabilir. Müzakerelerin varlığına dair verilen bu garantinin altının boş çıkması, Tahran’daki sertlik yanlısı (hardliner) fraksiyonları daha da güçlendirecek ve diplomatik güvenilirliği sıfırlayacaktır. Körfez bölgesindeki vekalet savaşları dinmeyecek, tam tersine, ABD'nin sözlerine şüpheyle yaklaşan bölgesel aktörler kendi pozisyonlarını daha da katılaştıracaktır.
Sonuç olarak, Trump'ın ‘müzakere’ iddiası, bir barış çağrısından ziyade, Tahran’ı kamusal alana zorlayan stratejik bir hamledir. Bu, iki tarafın da ilk adımı diğerinden beklediği yüksek riskli, zorlu bir pazarlığın başlangıcını veya en azından bu pazarlığın var olduğu illüzyonunu yaratma çabasıdır. Önümüzdeki günlerde, İran'dan gelecek resmi yalanlama veya teyitler, bu ‘müzakerenin’ gerçekte ne anlama geldiğini netleştirecektir.