Halil Efe Tunç yönetimi altındaki bir şirketin son dört yılda Türkiye'ye 93 bin ton et ithal etmesi ve bu ticaret hacminin 20,8 milyar liraya ulaşması, siyasetin ve ekonominin kesiştiği gri alanı yeniden gündeme taşıdı. Muhalefet cephesinden kamuoyunun dikkatine sunulan bu spesifik veriler, basit bir ticari operasyonu değil, yerli üreticinin imtiyazlı aracı kurumlara nasıl kurban edildiğini açıkça gösteriyor.

Bir zamanlar tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yetmekle övünen Türkiye, bugün temel protein kaynağını yurt dışından milyarlarca lira akıtarak tedarik etmek zorunda kalıyor. Bu tablo tesadüfi bir pazar dalgalanması ile açıklanamaz. Yıllardır süregelen vizyonsuz teşvik politikaları, rekor seviyelere ulaşan yem maliyetleri ve üreticiyi kaderine terk eden piyasa koşulları, hayvancılık sektörünü adeta bitme noktasına getirdi.

Kırsal kesimdeki genç nüfusun tarımdan koparak büyükşehirlere göç etmesi, meraların atıl kalması ve ithal yem bağımlılığı, bugün karşılaştığımız milyarlarca liralık ithalat faturasının temel mimarlarıdır. Üretici iflasın eşiğinde hayatta kalma mücadelesi verirken, belirli ithalatçıların kar rekorları kırması sistemin ne kadar çarpık işlediğini gözler önüne seriyor.

Meydana gelen üretim boşluğu, yerli besiciyi desteklemek yerine ithalat kapılarını ardına kadar açarak doldurulmaya çalışılıyor. Ancak bu kapıdan içeri sadece karkas et girmiyor. Bu kurgu, siyasi bağlantılara sahip belirli kişilerin devasa bir zenginliğe ulaşmasını sağlayan kusursuz bir servet transferi mekanizması yaratıyor. Dört yılda tek bir firmaya ödenen 20,8 milyar lira, aslında Anadolu'daki binlerce çiftçinin cebinden alınıp ithalat baronlarının hesaplarına aktarılan milli bir kaynaktır.

Vatandaş kasap vitrinlerindeki etiketlere bakarken her geçen gün daha fazla zorlanıyor. Temel gıdaya erişim, giderek daralan orta ve alt gelir grupları için artık ulaşılamaz bir lükse dönüştü. Buna karşılık, krizin yönetimi için sunulan ithalat reçetesi, masadaki eti ucuzlatmadığı gibi ülkenin kıt döviz rezervlerini de hızla eritiyor.

Enflasyonla mücadele adı altında atılan bu günübirlik adımlar, uzun vadede gıda enflasyonunu daha da kronik hale getiriyor. Yerli üretim kapasitesi sistematik olarak yok edildiğinde, küresel piyasalardaki en ufak bir sarsıntı bile doğrudan iç piyasaya ağır zamlar olarak yansıyor. Türkiye, ulusal gıda güvenliğini birkaç ayrıcalıklı ithalatçının inisiyatifine terk etmenin ağır bedelini ödüyor.

GokaNews olarak bu tabloyu okurken vardığımız sonuç son derece nettir. Türkiye, hayvancılıkta acil bir yapısal reform sürecine girmediği, ithalata dayalı rant kapılarını tamamen kapatıp yerli üreticiyi merkeze alan bir vizyona dönmediği sürece bu milyarlık faturalar katlanarak büyüyecektir. Soframızdaki temel gıdanın kapalı kapılar ardında bir zenginleşme aracına dönüştüğü bu düzen sürdürülebilir değildir.