İstanbul sınırları içinde yaşanan ve bir kadın hakimin eski savcı Muhammed Çağatay Kılıçarslan tarafından silahla yaralanmasıyla sonuçlanan olay, sıradan bir adli vaka olmanın çok ötesine geçmiştir. Adaleti tesis etmekle yükümlü bir makamdan gelen bir ismin bu denli vahim bir şiddet eyleminin başrolünde yer alması, sistemin kalbindeki çürümüşlüğün en acı göstergesidir.

Bu olayın asıl sarsıcı boyutu ise adliye koridorlarında yankılanan savunma refleksinde gizlidir. Duruşma sonrasında failin annesinin sergilediği tutum, Türkiye genelinde kadına yönelik şiddeti besleyen kültürel altyapının adeta bir laboratuvar örneğini sunmaktadır. Saldırganı aklamaya ve şiddeti sıradanlaştırmaya yönelik bu tavır, ataerkil zihniyetin aile kurumu içinde nasıl koruma kalkanına dönüştüğünü kanıtlamaktadır.

GokaNews analistleri olarak bu tabloyu sadece bir adliye haberi olarak okumanın büyük bir hata olacağına inanıyoruz. Cübbesini bir kenara bırakıp eline silah alan bir şahsın eylemlerinin, en yakınları tarafından pervasızca meşrulaştırılmaya çalışılması, toplumsal şiddet sarmalının en tehlikeli aşamasıdır. Şiddetin kaynağı kadar, o şiddeti rasyonelleştiren arka plan da tehlikelidir.

Toplumsal yapımızda faili koruma güdüsü, özellikle şiddet kadına yöneldiğinde inanılmaz bir hızla devreye girmektedir. Bir annenin, oğlunun işlediği ağır cezalık bir suçu hafifletme çabası, bireysel bir hezeyandan ziyade, erkek şiddetini tolere eden sosyolojik bir hastalığın yansımasıdır. Bu hastalık, failin eğitim seviyesi veya mesleki statüsü ne olursa olsun, kriz anlarında aynı ilkel savunma mekanizmalarını tetiklemektedir.

Bir kadını, üstelik devleti temsil eden bir yargı mensubunu hedef alan kurşunlar, aslında toplumsal cinsiyet eşitliğine ve hukukun üstünlüğüne sıkılmıştır. Failin bir eski savcı olması, olayın vahametini artırırken, aile boyu sergilenen inkar ve savunma mekanizmaları, adaletin tesisinde ne kadar zorlu bir yola girildiğini işaret etmektedir. Suçu işleyenin statüsü ve ailenin korumacı kalkanı, hukuk önünde asla bir imtiyaza dönüşmemelidir.

Eski bir hukuk insanının, hukukun temsilcisine karşı şiddet uygulaması, mesleki deformasyonla açıklanamayacak kadar derin bir yapısal sorundur. Devletin kendisine verdiği gücü ve yetkiyi, kendi kişisel hırsları uğruna bir başkasının hayatına kastetmek için kullanan zihniyet, toplum güvenliği için en büyük tehdittir. Mahkeme salonunun dışına taşan ailevi savunmalar, olayın vahametini örtbas etmeye yetmez, aksine tehlikenin boyutlarını daha da görünür kılar.

Yargı mekanizması şimdi tarihi bir sınavla karşı karşıyadır. Bu dava, meslektaş dayanışmasının veya unvanların ardına sığınılmayacağının kanıtlanması gereken kritik bir eşiktir. Toplumun hukuka olan inancının yeniden tesisi, bu tür ayrıcalık beklentilerini yerle bir eden tavizsiz bir yargılama süreciyle mümkündür.

Sonuç olarak, kamuoyu bu davanın her detayını dikkatle izlemelidir. GokaNews editör masasında gördüğümüz temel gerçek şudur: Şiddeti doğuran zihniyet ile onu savunan zihniyet aynı karanlık madalyonun iki yüzüdür. Gerçek adaletin sağlanması, failin eylemini hiçbir bahaneye sığınmadan bütün çıplaklığıyla cezalandırmaktan geçmektedir.