Bahçelievler sınırları içinde yaşanan son kadın cinayeti, Türkiye toplumunun yüzleşmekten kaçındığı yapısal şiddet sarmalını tüm çıplaklığıyla ortaya döküyor. Yirmi sekiz yaşındaki üç çocuk annesi Yonca Kölge, eski eşi Salih B. tarafından bir otel odasında bıçaklanarak hayattan koparıldı. Bu vaka basit bir asayiş sorunu veya sıradan bir adli bülten haberi olarak geçiştirilemez.
Cinayetin işleniş biçimi ve sonrasındaki detaylar, meselenin salt bir öfke patlaması olmadığını kanıtlıyor. Katil zanlısı Salih B., kanlı eyleminin ardından olay yerinden elleri cebinde, son derece rahat bir tavırla yürüyerek uzaklaştı. Bu ürkütücü rahatlık hali, anlık bir cinnetin değil, iliklere kadar işlemiş bir pervasızlığın en net dışavurumudur.
Saldırganın beden diline yansıyan bu kibir, hukuki yaptırımların caydırıcılığı konusundaki toplumsal şüpheleri haklı çıkarıyor. Bir insanın yaşam hakkını vahşice gasp ettikten sonra sergilenen bu soğukkanlı tavır, şiddet faillerinin adalet sisteminin ağırlığından yeterince korkmadığını açıkça gösteriyor.
Olayın bir diğer kritik boyutu ise suça iştirak eden yan aktörlerin varlığıdır. Soruşturma kapsamında Salih B. isimli şahsa yardım eden kişilerin de tespit edilmesi, bu tür cinayetlerin arkasında çoğu zaman sessiz bir suç ortaklığı ağının bulunduğunu işaret ediyor. Kadına yönelik şiddet, bireysel bir sapkınlıktan ziyade, kolektif bir tahakküm zihniyetinin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.
Cinayetin bir otel odasında işlenmesi de ayrıca irdelenmeye muhtaç bir detay barındırıyor. Kimlik bildirim sistemlerinin ve güvenlik kameralarının en yoğun çalıştığı ticari konaklama tesislerinde dahi bu tür ağır suçların işlenebilmesi, şiddet mağdurlarının sığınacak hiçbir güvenli alanının kalmadığını belgeliyor.
Yonca Kölge sadece istatistiksel bir veri değil, geride annesiz büyümek zorunda kalacak üç çocuk bırakan genç bir kadındı. Bu cinayet, boşanma sonrasında dahi kadınların eski eşlerinin kontrol alanından çıkmasına izin verilmeyen hastalıklı bir mülkiyet anlayışının en acı sonucudur.
GokaNews analiz masası olarak bu vakayı değerlendirdiğimizde, sorunun çözümünün sadece yasalardaki cezaları artırmaktan geçmediğini görüyoruz. Suçu üreten toplumsal iklimi dönüştürmeden, faillere lojistik veya manevi destek sağlayan arka planı çökertmeden ve kadını özgür bir birey olarak kabul etmeyen karanlık zihniyeti kökünden kazımadan bu cinayetlerin sonu gelmeyecek.
Elleri cebinde olay yerinden ayrılan o fail profili, toplumun her hücresine sızmış bir çürümenin sembolüdür. Sistem, bu sembolü parçalayacak sarsılmaz kararlılığı göstermediği sürece, otel odaları veya sokak köşeleri, kadınların yaşam mücadelesini kaybettiği karanlık suç mahallerine dönüşmeye devam edecektir.