Diyarbakır ilinin tarihi Sur ilçesinde sıradan bir günün ölümcül bir trajediyle sonuçlanması, salt bir kaza haberinin ötesinde çok daha derin toplumsal anlamlar taşıyor. Bölgede kaçan büyükbaş hayvanını yakalamaya çalışırken yaşamını yitiren vatandaşımızın hikayesi, geleneksel tarım ve hayvancılıkla ayakta kalmaya çalışan kesimlerin günlük hayatlarında üstlendikleri devasa ve görünmez risklerin en acı kanıtıdır.

Bu olay, Türkiye coğrafyasında kırsal dinamiklerle kentsel yaşamın kesiştiği gri alanlardaki yapısal ve yönetimsel sorunlara çok net bir ışık tutuyor. Sur gibi dar sokaklara, karmaşık ve tarihi bir topoğrafyaya, aynı zamanda yoğun bir yerleşime sahip bir ilçede, devasa bir büyükbaş hayvanın kontrolünü kaybetmek anlık bir fiziksel kriz yaratır. Ancak bu krizin ölümle sonuçlanması, meselenin sadece bireysel bir dikkat eksikliği veya basit bir talihsizlik olarak adlandırılamayacağını gösteriyor.

Küçük ölçekli bir hayvan yetiştiricisi için tek bir inek, sıradan bir ticari mal varlığı kalemi değildir. O canlı, bir ailenin aylık düzenli geliri, kışlık yakacak parası, çocukların eğitim masrafı ve o hanenin temel ekonomik direğidir. Dolayısıyla hayvanın kaçması durumunda sahibinin saniyeler içinde yaşadığı panik, sadece bir eşyayı kaybetme korkusu değil, doğrudan doğruya yaşamsal bir ekonomik yıkım endişesidir. Bu derin kaygı hali, insanın en temel hayatta kalma ve kendini koruma içgüdülerini tamamen bastırarak onu gözü kapalı bir şekilde tehlikenin tam merkezine atar.

Tam bu noktada, yerel yönetimlerin ve ulusal tarım politikalarının sahada yarattığı ciddi bir güvenlik boşluğu göze çarpıyor. Kentsel dönüşüm ve şehirleşme projeleri hızla ilerlerken, şehir çeperlerinde veya tarihi doku içerisinde hayvancılıkla uğraşmaya devam eden vatandaşlar için tasarlanmış modern bir acil destek mekanizması bulunmuyor. Kontrolden çıkan, ürken veya saldırganlaşan büyükbaş hayvanlara profesyonelce müdahale edebilecek hızlı ve uzmanlaşmış belediye birimlerinin veya tarım müdürlüğü ekiplerinin eksikliği, vatandaşı kendi malını korumak için kendi canını tehlikeye atmak zorunda bırakıyor.

Makroekonomik dalgalanmaların ve sürekli artan yem, bakım maliyetlerinin gölgesinde, küçük ölçekli hayvancılık yapan bireyler halihazırda ağır bir psikolojik stres altında eziliyor. Tüm sermayesi kendi beden gücüne ve sahip olduğu o birkaç baş hayvana bağlı olan bu insanlar, kurumsal bir koruyucu şemsiyeden çok uzakta, tabiri caizse doğa ve şehir arasındaki o tehlikeli sınırda kendi başlarının çaresine bakmak zorundalar. Diyarbakır sokaklarında yaşanan bu dramatik son, işte tam da bu çaresizliğin fiziksel bir çarpışmaya ve trajediye dönüşmüş halidir.

GokaNews analiz masası olarak bu vakayı değerlendirdiğimizde, olayı ana akım medyanın yaptığı gibi basit bir asayiş bülteni veya sıradan bir kaza haberi olarak okumayı kesinlikle reddediyoruz. Yaşanan bu can kaybı, tarımsal üretimin sahada giderek daha da zorlaştığı, modern şehir planlamasının kırsal gerçekleri ve geleneksel meslekleri dışladığı bir sistemin acı bir semptomudur.

Modern kentlerimiz yatay ve dikey olarak büyürken, içinde barındırdığı geleneksel yaşam biçimlerine, üretime ve hayvancılığa entegre, güvenli alanlar ve destekleyici hizmetler üretmek zorundadır. Aksi takdirde, sadece emeğiyle ve alın teriyle var olmaya çalışan insanların sokak ortasında hayat mücadelesi verirken canlarından olduğu bu tip önlenebilir trajedileri okumaya devam ederiz. Sur ilçesindeki bu kayıp, kırsal ekonominin ve bu ekonomiyi sırtlayan insanların görünmez çığlığı olarak toplumsal hafızamıza kazınmalıdır.